Turgut Özal’ ın Son Konuşmasının Tam Metni

turgut özalBugün burada, 1993 yılında, bu konuların rahatça konuşulabilmesinin, öyle zannediyorum ki herkes mutluluğunu yaşıyor… Aslında şunu söylemek lazım; cemiyetlerin, toplumların, ülkelerin ilerlemesinin sırrı nedir diye bakarsanız, birkaç tane önemli esas söylemek mümkündür. Bunlardan bir tanesi, düşünce ve düşünceyi ifade hürriyeti… Bir tanesi, din ve vicdan hürriyeti… Ve bir tanesi de teşebbüs hürriyetidir. Bunların olduğu bir toplumda ilerleme fevkalade başarılı ve ileri bir şekildedir… Geçenlerde… Bilgisayarlarla ben biraz fazla oynuyorum. Yeni şeyler de çıkmış, CD-ROM’lar… Bir tanesini karıştırırken, Amerika Cumhurbaşkanlarından Thomas Jefferson’ın bir konuşmasını dinledim. Tabi, kendi sesi değil ama meşhur bir konuşma… Ve bu konuşma 1800 senelerinde yapılmış. Zaten cumhurbaşkanı olduğu tarih odur. Yani neredeyse bundan 190 sene evvel… Orada Thomas Jefferson diyor ki, “Biz hepimiz kardeşiz. İçimizden farklı fikirlerde olanlar olabilir. Mesela hepimiz cumhuriyetçiyiz. Hepimiz federalistiz. Ama içimizden öyle kimseler çıkar ki, bu federalizmi değiştirmek ister. Öyle kimseler çıkar ki, bu cumhuriyetin formunu değiştirmek ister. Bunları bir nevi abide gibi, emniyet abidesi gibi (koruyun), sakın bunlara dokunmayınız” diyor. Söylediğini mealen (aktarıyorum), tam tercüme edemiyorum. Ancak bu şekilde, hürriyetlerle bir toplumun ileri gidebileceğini söylüyor. Tasavvur edin, bu söylediği iki yüz sene evvel… Şimdi oradan şu neticeyi çıkaracağım; amerikan toplumunu geliştiren hadiselerin temelinde, bunların yattığını müşahade ettim. Çok serbest bir tartışma ortamı… Ve her konunun da sual edilmesi…

Şimdi, geçenlerde bir yerde yaptığım konuşmada şöyle bir sual sordum. Sonra da dedim ki, “acaba reaksiyon gelir mi?”… Gene başımdan geçen bir hikaye… Onu burada da tekrar edeceğim. 1930’lu yıllar… Ben ilkokuldayım, ilkokul son sınıftayım. Tabi o zaman bizi bambaşka yetiştiriyorlar. İlkokulda okutulan şeyleri, bugün benim yaşlarıma yakın kimseler herhalde hatırlayacaklar. Biz, bir Türk’ün on düşmana bedel olduğunu, bir Türk’ün dünyaya bedel olduğunu… Daha bir çok şeyleri öğrendik. Ama bunları, kendimizin ufak dünyasında öğrendik. Yani dış dünyayla hiç bir alakamız yoktu. Dış dünyayı değil, İstanbul’u bile bilmiyorduk. Bunları okuyorum kitaptan… İyi de bir talebeyim. Rahmetli dedem, o sırada bize misafir gelmiş. O da gençliğinde, istanbul’da bulunmuş. Sultan Abdülhamit zamanında… Okuduğum tarih kitabında “Kızıl Sultan” diyor, Sultan Abdülhamit’e… Ben okuyorum, o da dinliyor… Döndü, “Bunların hepsi yalan. Size yanlış şey öğretiyorlar” dedi. “Dede, sen mi iyi bileceksin, kitap mı iyi bilecek” dedim… Biz böyle büyüdük. Aradan seneler geçti. Yurt dışına gittik. Yurtdışında çok kaldım. Orada bazı kitaplar elime geçti. Bu konularda biraz araştırma yaptım. Yurt içinde de ufak tefek, kenarda köşede, kırıntı gibi gelen… O sırada çok sarih değil, bilgiler var… Baktım ki, dedem haklı… Dedem haklı. Onun üzerine dedim ki; yani şu tarihi anlatmanın tersliğine bakın. Bu zata “Kızıl Sultan” dediler. Devrine bakıldığı zaman, hemen hemen hiçbir toprak parçası vermemiş. Siyaseten fevkalade iyi idare etmiş. Demiryollarını yapmış, okullar yapmış, birçok şeyleri var. Bunları görüyorsunuz. Ondan sonra İttihat Terakki gelmiş. Birlik ve gelişme… Öyle mi?… 1909… 1918’de koskoca imparatorluk, bozuk para gibi harcanmış. Doğru mu, değil mi? Şimdi… Birisi Kızıl Sultan, öbürleri hürriyet kahramanı… Öyle mi, değil mi? Şimdi, tarih bu işi nasıl bu kadar yanlış yapabilir. Yani bu suali sormamız lazım, diye düşündüm. Zannediyorum, bu sualler soruluyor artık Türkiye’de… Bu suallerin sorulması lazım. Bunun gibi, başka suallerin de sorulması lazım.

Tarihi doğru bilmeyip hep yanlış şeyleri öğrendiğimiz zaman hakikaten gelişmemiz imkan dahilinde değildir. Yani bunu herhangi bir kasıtla söylemiyorum. Ben şu düşüncedeyim veya siz şu düşüncedesiniz diye, bir şey içerisinde değilim… Söylediğim sadece, herşeyin doğrusunu öğrenelim. Herşeyi, icabında sorgulayalım. Ama bunu kavga etmeden, insan gibi, yani bir nevi anlayış içerisinde, hoşgörü içerisinde yapalım. Bunu yaptığımız zaman, emin olunuz bu toplum çok ileriye gider. Çünkü bu toplumun insanlarının kabiliyeti (bilmiyorum ne sebepten) hakikaten inanılmazdır. Bakınız bugün Türkiye, 1980 Türkiye’sine göre çok büyük değişim yapmıştır. Konumuz bu, değişim… İşte ispatı burada… 1980 Türkiyesi neredeydi, nasıldı? Fikir hayatı nasıldı? Basınımız nasıldı? Düşünce adamlarımız nasıldı? İlim adamlarımız nasıldı? İşte, sağlıktan, eğitimden muhtelif konulardan girin… Ekonomiden… Her tarafı sorgulayın, 1980 nasıldı? 1990’lara geldiğimiz zaman nasıl? Arada çok muazzam bir fark olduğunu hepimiz beraber göreceğiz. Yani, Türkiye’nin çok büyük şekilde değiştiğini, biz bugün müşahede ediyoruz. Bu bizim gözümüzün önünde olan hadisedir. Yabancılar bazen bizden çok daha iyi görüyorlar, onu da söyleyeyim.

Şimdi, mesela… 1980’le 1990-91-92 arasında, 10-12 sene içerisinde, bu toplumda birkaç türlü değişiklik oldu. Ekonomik değişiklik büyük gözüküyor. Bence ekonomik değişiklik, tabi maddi zenginlik… Bunlar önemli ama… Veya maddi refah… Türkiye’nin sahip olduğu elektrik deyin, telefon deyin, yollar deyin… Bunların hepsi güzel de… Bunların daha iyisi de yapılabilir… Ama bence bundan daha önemli olan, çok serbest bir tartışma ortamına doğru, fikir hürriyetine doğru çok süratli gidişimizdir. İnanılmaz değişiklik esas burada yapılmıştır. Hiç şek ve şüpheye lüzum yok. Bu konuda, her sahada, bakınız İslam anlayışı konusunda da bu münakaşalar bugün yapılmasaydı… Yani, 1950-60 Türkiye’sinde yapılsaydı, bunların hepsine, müşrik mi derlerdi. Bilmiyorum, size böyle isimler takarlardı. Tahminim böyle…

**

Ve tabii… Şu noktanın çok önemle üzerinde duruyorum. Değişimin temelinde kaliteli insan gücü yatıyor. Açıkça söyleyeyim. Yani bugün eğer biz bu noktaya gelmişsek… Bugün bazı şeyleri münakaşa edebiliyorsak… Baktım, dikkat ettim, bu münakaşaları yapanlar, 50’lerde, 60’larda mezun olanlar… Yani Cumhuriyet’in belli bir süresinden sonra, o devrenin geçmesinden sonra… Daha sıhhatli konuşma imkanına veya bilgi birikimine sahip olan bir nesil var. O geliyor… Başka bir müjdeli taraf daha söyleyeceğim.  Bundan sonra gelen nesillerin çok daha iyi geldiği kanaatindeyim. Yani, bizlerin yetişmesinden çok daha iyi bir nesil, nesiller geliyor. Esas, benim şahsen ümidim o nesiller… Yani, tahmin edemeyeceğiniz kadar, bu genç nesiller, daha iyi bir ortamı meydana getireceklerdir. Bu bir kültür ortamıdır, bu bir anlayış ortamıdır. Hatta, bir düşüncem daha var. İnsanlar şu düşüncede, bu düşüncede olabilir. Ama eninde, sonunda birbirlerine yaklaşma olacağını zannediyorum. Yani birbirlerine anlayışın daha fazla hakim geleceğini zannediyorum. Bizim bir zamanlar yaptığımız lüzumsuz münakaşalar, veyahut kavgalar diyeyim… Onların ortadan kalkacağını zannediyorum. Bir zamanlar oturduk, hala da var tahmin ediyorum. Burada da müşahede ediyorum… Başı örtülü kızlarımızı üniversite kapılarından kovalamaya… Bunlar yanlış işler… Yani Türkiye bu kadar ilkel olamamalı, olmamalı… Meseleyi ben bir inatlaşma meselesi olarak görmüyorum, açık söyleyeyim size… Yani bunu daha ziyade, bir anlayış, insanlara saygı, insanın kararına hürmet diye görüyorum. O kendi inanışıdır. O inanışa hürmet etmek lazım, diye düşünüyorum. Onu yaptığınız zaman diğer taraftan başka birisi başını açıp geziyorsa ona da karışmayın, ona da birşey diyemezsiniz. Neticeyi böyle bağlamak lazım. Ve tahmin ediyorum, bu yeni nesiller, bu bakımdan birbirlerini daha iyi anlayacak nesiller olarak görüyorum. Yani ne kadar eskiden yetişmiş, belli şartlar içinde yetişmiş nesillerin bıraktığı birtakım izler varsa, o izler zaman içerisinde kaybolacaktır. Yerine çok daha iyi, çalışkan, hakikaten bilgili nesiller gelecektir. Bu anlayış içerisinde Türkiye’de, demin de Mehmet Aydın beyin de ifade ettiği gibi laiklik anlayışı da herhalde daha başka türlü anlaşılacaktır. Birçok münakaşa yapılan o konunun da yerli yerine oturacağını tahmin ediyorum. Ama konuşmadan, müzakere etmeden, tartışmadan hiçbir şey yerli yerine oturmaz… Muhakkak bu konu münakaşa edilmelidir. Bundan korkacak hiçbir şey yok. Ben böyle düşünüyorum, sen böyle düşünüyorsun, doğrusu budur, diye bir kanaate varmak lazım. Başka ülkelerin nasıl yaptığına bakmak lazım.

Türk toplumu aslında çok önemli aşamalar yaptı. 1990’lı yıllara girdiğimizde, demin ifade ettiğim, çok büyük değişikliklere sahne oldu. Bu değişiklikleri, büyük bunalımlara girmeden hazmetti. Yani başka toplumlarda böyle değişiklikler çok büyük bunalımlar meydana getirebilir. Dengeli bir şekilde hazmetti. Ne bileyim, işte telefonundan, televizyonuna kadar o kadar büyük değişiklikler var ki, toplum hayatında… Bilgisayarlarına kadar… Çok önemli değişiklikleri biz oturduk, kısa zaman içerisinde anladık ve realize ettik. Ama önümüzdeki dönemde de bunların yapılması lazım. Yani ben değişimi çağa ayak uydurma, hatta çağın önüne geçme diye düşünüyorum. Eğer bunu yapamazsak, yani çağın gerisinde kalırsak, işte vaktiyle bütün islam toplumu da dahil, osmanlı toplumunun düştüğü duruma hep beraber düşeriz.

Mehmet Akif’in bu konuyu 1913 senesinde anlatan bir şiiri var. Yani o zaman toplumun düştüğü durumu anlatan bir şiiri var. Bir kısmını ezbere biliyordum. Tekrar etmeye çalışacağım. Diyor ki, “işimiz düşerse tersaneye veya denize… Adetimizdir, koşarız İngiliz’e… Bir yıkık köprü için Belçika’dan kalfa gelir… Hekimin hazıkı bilmem nereden gelmelidir… Yoktur bütçe hesabatını çıkaran… Hadi gelsin bakalım, Fransa’dan Mösyö Loran… Sanayiniz nerede, tersaneleriniz nerede… Ya Berlin’de, ya Manchester’de, ya Brüksel’de…”

Hemen hemen hiçbir şeyin olmadığını, bu şiir açık bir tarzda gösteriyor. Bugün, Allah’a çok şükür, bu meselelerin çoğu Türkiye bakımından aşılmıştır. Hatta İslam ülkeleri arasında da, Türkiye en önde gelen bir mevkiye sahiptir. Bundan hiç kimsenin şüphesi olmasın. Hatta şu etrafımızda eski Komünist ülkeler de dahil, onlardan çok daha mümtaz bir konumdayız. Bunu da herkes iyi bilsin. Ama burada kafi değiliz. Bu değişimi devam ettirmek lazım. Ve pozitif olarak devam ettirmek lazım. Bir 10 sene kafi değil. Önümüzdeki 10 sene içinde de 21’inci asra çok daha güçlü girmemiz lazım.

Tabi bu konular, sadece ekonomi, altyapı vesaire sahalarında değil… İlim hayatında, fikir hayatında, kültürde, sanatta, birçok dallarda olması lazım. Bana öyle geliyor ki, bunun potansiyeli Türkiye’de var. İnanılmaz derecede bu potansiyel var.

**

Ben değişimin devam edeceğine inanıyorum. Tabii ki sizler, özellikle dini konularda yeni anlayışları getirebilirseniz ve bu işte de hiç korkmadan, çekinmeden çalışırsanız toplumun birbirine daha fazla intibak etmesine yardımcı olacaksınız. Çünkü hala bu toplumda eskiden gelme, “Bu dindardır, bu ayrı bir gruptur. Bu dindar değildir, bu da ayrı bir gruptur” gibi telakkiler var. Bizim bu telakkileri yıkmamız yazım.  Yani dindar veya değil, bu toplum bir toplumdur netice itibariyle… Her toplumda da biraz fazla dindar olan olur, biraz az dindar olan olur. Bunları daha fazla birbirinden ayırmak değil, yaklaştırmak lazım. O yaklaştırmanın yolu da bu söylediğim gibi, ayırmaya giden bir tefsir anlayışına değil yaklaştırmaya doğru giden… Çağa uygun bir anlayışa yaklaşmamızla mümkündür…

Kaynak: Kanaltürk

Turgut Özal’ ın Son Konuşmasının Tam Metni

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön